Modernizmin Fırçaları

Camı açmadan önce perdeyi araladı. İlk aralaması değildi aslında perdeyi ama bu sefer perdeyi araladıktan sonra farklı bir şeyle karşılaşmıştı sanki. Hâlbuki gördükleri şeyler onca zamandır ordalarken.
Aslında D oradan hiç bakmadan önce ve D dünyaya gelmeden önce onlar o yerlerinde inşa edilmişlerdi. Ama nasılsa bu sefer fark etmişti onları. Hep bakmıştı onlara ama sanki hiç görmemişti onları. Gördükleri, daha doğrusu; onca baktığı şey arasından dikkatini çeken iki şey: İki eski binaydı. Etrafta onca eski yapı varken neden bunları dikkate, bakmaya değer bulmuştu ki?


İki binadan biri tamamen kiremitlerden yapılıydı. Diğerinin ise sadece birinci katı kiremitti. Ama ikinci katı ahşap görünüyordu, belki de ahşap kaplamaydı. D, bu iki binadan tamamen kiremit olanı erkek, ikinci katı ahşap olanı da kadına benzetiyordu. Bu benzetme için de şöyle diyordu: ‘Ahşap olanı belli ki eskiden baya gösterişliymiş, hem tahta taşa göre daha naziktir, bu yüzden ahşap olan kadına, tamamen kırmızı kiremitlerden yapılı olan da erkeğe benziyor.’ Bu benzetmede haksız da sayılmazdı, D. Ahşap olan diğerine göre daha çabuk yenik düşmüşe benziyordu. Giriş kapısı artık kapatılıp açılmaya dayanamamış olacak ki değiştirilmiş. Yeni bir kapı bu eski binaya takılmıştı ama onca modernlik bu eski yapıda sırıtıyordu.. Ayrıca ahşap olanın çatısındaki kimi kiremitler de düşmüş, altındaki beyaz tabaka olan metal de görünüyordu. D, değiştirilen kapı için; ‘ihtiyar bir kadının arsızca kırmızı ruj sürmesi’ olarak yorum yaparken, düşen kiremitler için de ‘ihtiyar bir kadının boyalı saçlarının altındaki ak saçları’ diyordu.
Ahşap olanın alt katı, belli ki uzun zaman önce yediği sıva; onca zamana, yağmura, yaza, kışa dayanamamıştı ki, sıvalardan yer yer kırmızı taşlar görünüyordu. Üst katındaki ahşap yapı zaten ha düştü ha düşecek hissi uyandırıyordu önünden geçenlerde ya da ona bakanlarda.
Ayakları görevini gören taşlar bile ufalanmaya yüz tutmuşken, bir zamanın narin tahtaları nasıl dayanabilirlerdi ki onca zamana. D; ‘ bu binanın birinci katı yaşlı bir kadının tutmayan ve sanki her an tekerlekli arabaya mahkûm olacak, yatağa düşecek bir ruh halini yansıtıyor. Onca yaptırdığı estetiğe rağmen’ diyordu. Üst katını da yani; ahşap olan kısmı da kadının yüzü olarak insana uyarlıyordu. D: ‘En savunmasız ve en nazik yerlerindendir, insanın yüzü. Ve insanı en güzel veya en çirkin gösteren de yüzüdür. Ve yüzlerine bakım yapmaya en meraklı olanlar da hanımlardır. İşte bir zamanın narin ve şık ahşabı bugün kırışmış bir kadın yüzü gibi’ diye tanımlamıştı D, ahşap binayı.
D bütün bu tanımlamalarla yorulmuştu sanki. Bir an için soluklanmak istercesine başını camdan çevirdi ve ondan sonra fincanındaki çayı yudumladı. Etrafında gördüğü yaşlılar dururken neden bu iki binayı seçmişti ki tefekkür etmek için.
Oysa daha önce beşeri yapılara basit bir beşeri sanat olarak bakıp geçerdi. Ardında sadece mimarını sanatçısını düşünürdü.Nerden çıkmıştı bu sefer bir binadan insanı tanımlamak.
Tamamen kiremit olan bina diğerine oranla daha sağlam yani daha az yıpranmış olduğundan D onu erkeğe benzemişti. Zira erkekler kadınlara oranla daha güçlüydüler. Ama bu binanın da sıvaları dökülmüştü. Bu binayı da sıvalamaya başlamışlardı bugünlerde. Belki de kırmızı kiremitlerin ufalanışına şahit olmamak için sıvalıyorlardı binayı. D’nin benzetmesine göre bu erkeğe benzettiği binayı moderniteye uyum kapsamında; ‘modernitenin metroseksüel erkekleri’ diyordu. Çünkü ahlaki yapısını kaybeden modern dünyada erkeklere de artık makyaj yapılıyordu.
Bu binanın çatısındaki kiremitleri ise diğer binadaki çatıya oranla daha sağlam kalmışlardı. Renkleri değişmiş eski şekillerini nerdeyse kaybetmişlerse de daha duruyorlardı çatıda, belki de üzerlerine yağan yağmuru, karı akıtarak.
D, binaların da modern insan gibi makyaj edildiğini görünce, insanın bir şeylerden kaçtığını ve üstelik bu kaçtığı şeyle hiçbir şekilde hiçbir yerde karşılaşmak istemediğini görüyordu. Beşer, kendi evinde, komşusunun evinde ya da arabasıyla bir sabah önünde geçtiği iki binada da rastlamak istemiyordu ölüme dair bir ayete. Hiçbir şey ona ölümü hatırlatmamalıydı.
D şöyle dedi: ‘insan hiç ölmeyecekmiş gibi sarılıyor sahip olduklarına belki de sahip olduğunu zannettiklerine. Hem ölümsüz bir insan görmediğimiz halde? İnsan niye kaçıyor ki ölümden, hangi cesaretle. Ve artık eski bir binayı bile görmeye dayanamıyor, ya yıkıyor ya da modernizmin fırçalarını atıyor, unutmak için ölümü.’ Bir arifin sözüyle bitirmek istedi eski iki binadan okuduğu insanın moderniteye yenikliğini ve ölüm korkusunu;
‘Ne korkarsın ölümden korkma ebedî varsın.’

Yorum Yapın

Mesajınız