Büyük Kanyon
Ali İbnu Ebi Tâlib (r.a) anlatıyor Resulullah (a.s.m) buyurdular ki: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlatları var. Sizler âhiretin evlatları olun. Sakın dünyanın evlatları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var
amel yok.” Tirmizi, Tıbb 1, (2037).
“Büyük Kanyon” diye bir belgesel izledim geçtiğimiz günlerde. Büyük kanyon ile ilgili birçok bilgi veriliyordu bu belgeselde. Bu kanyonda bir de akan nehir vardı. Kanyondan ismini alan bu nehir Las Vegas dolaylarında bir çöle hayat vesilesi olmuştu.
İnsanların bu nehrin önünü kapatmasıyla, yani daha bilindik şekliyle: Baraj yapılmasıyla bu çöl artık yeşil bir alana bürünmüştü.
Barajın yapılıp Büyük Kanyon Nehri’nin önünün kapatılmasıyla kanyonda su seviyesi yükselmiş binlerce metrekarelik alan sular altında kalmıştı. Sular altında kalan sıradan bir toprak değildi aslında, binlerce yıllık mağaralar, mağaralarda resmedilmiş binlerce yıllık resimler yani daha doğrusu tarih, insanın tarihi sular altına gömülmüştü artık.
Kanyonun bir kısmının sular altında kalmasıyla, bazı hayvanların yaşam alanları gasp edildiğinden sayıları hızla azalmıştı. Buna karşın o çöl, suya kavuşmakla yemyeşil olmuş hatta zengin kesimin uğrak yeri olmuştu. Çünkü buralarda artık golf sahaları vardı. İlk bakışta barajın yapılmasıyla göz boyayan yeşil alan setin ardında kalan çorak toprakların susuz kalmasına neden olduğu düşünülünce pekte sevimsiz görünüyordu bu yeşillik…
Belgeseldeki uzman şöyle diyordu milyon ton çimento dökülen set için; “Bu nehrin önüne konulan set şimdi su kaçırıyor ve bu nehrin önünde sonsuza dek dayanamayacak ve elbet bir gün suya dayanamayıp yok olacak.”
Belgeseli izledikten beş on dakika sonra, kanyon ve nehir beni farklı yerlere sürükledi doğrusu.
Nehir hep kanyon boyunca devam ediyordu. Zaten bundan dolayı da ismini kanyondan alıyordu. Yani bu nehir en güzel burada akardı ve burada akmak zorundaydı. Ve aktıkça sanki tekemmül ediyordu, daha da güzelleşiyordu. Gittiği her yere beraberinde hayatı taşıyordu. Oysa baraj başka yerdeki yaşam alanını yok farz edip sadece o ana, oraya yoğunlaştırıyordu zihinleri. Oysaki bu nehir yaratıldığı günden itibaren ona öngörülen yere akıyordu ve onu yaratan onu birçok canlı için yaşam vesilesi kılıyordu. Ama baraj suniydi ve bencildi…
Ve uzmanın belirttiği üzere nehir elbette bir gün aşacaktı bu seti. Aşmalıydı da aslında. Önündeki engelleri aştığında ancak bir nehir olabilecekti. Yoksa şimdi olduğu gibi bir nehir olarak değil, suni bir göl olarak anılacaktı. Ve o zaman kendisi olmaktan çıkacaktı. Yani artık o, O olmayacaktı. Oysaki akmalıydı
Akmalıydı kendisi olmalıydı,
Nehir olmalıydı
İlk doğduğu gün gibi
Kendisi olduğu gün gibi
Nehir olmalıydı.
Bir nehir bile kendisi olma serüvenini yaşıyordu bu kâinatta. Bir savaş veriyordu, olma kaygısı taşıyarak. O kendini kaybettiğinde, bir baraj olduğunda, geçici olarak belki bir yerlere yararı dokunuyor gibi görünüyordu ise de ama hayır, setin arkasındaki yaşamı zedeleniyordu. Burada birikirken, setin arkasını kaybediyordu. Aslında setin arkasında kaybolan yaşam değildi, diğer türler değildi, o idi. Nehrin kendisiydi kaybolan, zarar gören. Bir an önce varmalıydı yoluna.
Belki yolunu şaşırabilirdi, birleri yolunu kapatmaya, yönünü değiştirmeye çalışabilirdi, ama ona verilen istidatla bunları aşabilirdi. O milyon tonluk beton yığınını aşabilirdi. Daha önce bunu başarabilen nehirler olmuştu çünkü. Doldurulan deniz sahilleri bile eski alanlarına tekrar kavuşmak için her gün dalgalarla doldurulan taşları, çakılları yalayıp ufalamaya çalışıyorlardı. Bu nehir bunu pekâlâ yapabilirdi.
Aslında set artık baya bir su kaçırıyordu sağından solundan. Nehir artık zorluyordu seti.
Belgeseli sonunda ne yazık ki nehrin taştığını göremedik1. Ama er geç taşacağını belgeseli izleyen herkes söyleyebilir sanırım.
Aslında nehrin taşması bizim sorunumuz da değil. Set bir yönüyle dünya ile âhiret arasındaki kapıya benziyor. Ama şu var ki setin göl tarafı dünyamıza benziyor. O her gün daha çok yığınak yaptığımız dünyamıza. Ve suni yığınaklar yaptığımız dünyamıza. Buraya yaptığımız yığınak arttıkça sanki setin öbür tarafından yoksun kalıyoruz, âhiretten yoksun. Tıpkı nehrin setin diğer tarafından yoksun kalışı gibi.
Set aynı zamanda nehrin bir sınavıdır aslında, başkaları tarafından konulan bir engeldir. Ve verilen kabiliyetle geçilebilinecek bir engel. Bizim için de bir yönüyle günahlara, şeytanın tuzaklarına, ezcümle sınava benziyor. Bazı zamanlar yaşadığımız duraksamalara. Ve bize verilen istidat ve dua ile aşabileceğimiz engeller. Daha önce nice sâlihin aştığı engeller misali duruyor karşımızda. Ama bu engeli aşmak için, istidatın neşvü nema bulması içinse arınmak üzere yola çıkmak lazım.
Öze dönmek için, engeli aşmak lazım
Fıtrata dönmek için seti aşmak lazım
Tekrar yaratıldığı öze varmak için
Olduğu fıtrat üzerine dönmek için
Çünkü nasıl nehir kanyonda aktıkça kendisi oluyorsa, insanda fıtrat üzere gittikçe kendisi oluyor. İşte o zaman insan olabiliyor. Fıtratın çizgisinden ayrıldı mı önce kendini yok ediyor sonra canavarlaşmış bir hayvan misali etrafını da zarar veriyor.
Evet, başa aldığımız hadiste de buyrulduğu üzere bugün amel işleme günü, yani seti aşma günü. Duamız hayatın her alanında karşımıza çıkan setleri Salihler misali aşmak.
